Yorumlar

Nahda’nın Genel Kongre Sonrası Yeni Yol Haritası: Felsefi Bir Dönüşüm mü, Koşullara Bağlı Bir Gereklilik mi?

Tunustaki Nahda hareketinin 20-22 Mayıs 2016 tarihlerinde yapmış olduğu genel kongre, hareketin lideri Raşid Gannuşinin “laiklik ve Müslüman demokrat” kimliğe yaptığı vurgu ve hareketin dini çalışmalardan çekilerek siyasi alana ağırlık vereceği yönündeki ifadesi ile tartışma konusu oldu. Yapılan tartışmalardan bir kısmı İslami bir hareket olarak Nahdanın Batılı düzen karşısında yenik düştüğü ve felsefi olarak bir dönüşüm geçirdiği kanısına dayanıyor, bir kısmı ise düzende var olabilmek için bu dönüşümün zaten gerekli olduğunu söylüyor. Bu yazıda bu iki hakim görüşe karşıt olarak Nahdanın felsefi bir dönüşüm geçirmediği yalnızca bölgesel ve uluslararası gelişmelere bağlı olarak yeni bir kimlik söylemine gittiği ileri sürülecektir.

Gannuşinin düşünce yapısının felsefi bir değişime uğramadığının ispatı açısından öncelikle “Siyasal İslamı temsil ettiğimizi iddia etmeyi bırakıp Müslüman Demokratlar olduğumuzu söylüyoruz”  ifadesini, partinin dönüşümünü ifade ettiği şu cümleler ile anlamayı öneriyoruz: “Nahda kimlik için mücadele veren akaidi bir hareketten, totaliter rejime karşı demokrasi için mücadele veren protesto hareketine ve oradan da İslami referanslara ve değerlere sahip ulusal, demokratik Müslüman bir partiye dönüşmüştür”. (aljazeera.com.tr, 23 Mayıs 2016)

Tunusun siyasi tarihini ve Nahdanın kurulduğu yıldan beri bu tarih içerisindeki konumunu göz önünde bulundurduğumuzda Gannuşinin bu ifadesini sırayla şu şekilde yorumlayabiliriz: Nahda -ilk ismi ile İslami Yöneliş- 1972 yılında Burgibanın katı seküler politikaları ve modernleşmenin ülkede yol açtığı İslami erozyon karşısında mücadele vermek ve İslami kimliği korumak amacı ile kurulmuştur (kimlik için mücadele veren akaidi bir hareket). 1989 yılında Bin Alinin baskıcı politikaları ile Nahda dağıtılmış, Gannuşi de dahil bir çok üyesi sürgüne gönderilmiş. Dolayısıyla bu tarihten 2011 ayaklanmasına kadar partinin temel mücadele alanı Bin Alinin totaliter rejimi ve uygulamalarıdır. Gannuşinin sürgünde olduğu bu yıllarda yazdığı kitaplarda temel vurgusu da hep totalitarizme karşı demokrasinin savunulması yönünde olmuştur (totaliter rejime karşı demokrasi için mücadele veren protesto hareketi). Son olarak 2011 devrimi ile diktatörlüğün yıkıldığı ve demokrasinin, özgürlüklerin genişlemeye başladığı ülkede Nahda da Müslüman ve demokratik bir parti olarak siyasi alanda aktif olmaya başlamıştır.

Açık bir şekilde ifade etmek gerekirse Gannuşi parti felsefesindeki değişimden ziyade Tunusun geçirdiği siyasal, sosyal gelişmelere paralel olarak Nahdanın da geçirdiği dönüşümü özetlemiştir. Bu noktada dönüşümün konjonktürel olduğu savından sonra Gannuşinin kullandığı kavramlar ve vurgular akıl karıştırıcı olmaktadır. Akla takılan ilk sorular da “siyasal İslamdan demokratik İslama doğru değişen” kimlik neyi ifade etmektedir ve Gannuşi niçin siyasal ve dini alanı ayırmaya ve laikliğe bu kadar vurgu yapmıştır?

İlk sorudan başlanacak olunursa öncelikle Gannuşinin 1990lı yıllardan beri demokratik İslamı savunduğunu belirtmek gerekir. O, bu görüşünü İslam Devletinde Kamusal Özgürlükler başlıklı kitabında “İslam şeriatının bütün yönleriyle uygulanması gerektiğine inanmamla diğer yönden demokrasiye inanıyor olmam arasında bir çelişki yoktur” diyerek ifade etmektedir. Zira Gannuşiye göre demokrasi –Batıdaki uygulamasından ayrıştırılarak- kavramsal ve ilkesel olarak İslam ile birebir örtüşmekte hatta İslamdaki şura demokrasiye denk düşmektedir. Yine Gannuşi, kadın, azınlık hakları ve kamusal özgürlükler, insan hakları ve özgürlükleri, eşitlik gibi değerlerin hepsinin de İslamın temel prensipleri olduğunu ifade eder. Dolayısıyla demokratik İslam fikri Gannuşinin yıllardır üzerinde çalıştığı, felsefesini birçok kitap ve makalesinde tartıştığı bir konudur. Bugün gündeme gelmesi ise Nahdanın ilk kez bugün aktif bir şekilde siyasete dahil olma ve demokratik İslamı güncel siyasetin içinde yansıtma imkanı bulması ile ilgilidir. Bir başka ifadeyle Nahda, Burgiba ve Bin Alinin İslama yönelik sert ve baskıcı politikaları altında bir mücadele alanı olarak siyasal İslam ile kimlik bulmuşken, şimdi özgürlüklerin ve demokrasinin geliştiği Tunusta koalisyon hükümetinin bir üyesi olarak hareketin temel felsefesi olan “demokratik İslamı” temsil etme imkanına kavuşmuştur. Dolayısıyla bu noktada partinin vizyonunda ya da felsefesinde bir değişim, sapma olmasından öte partinin ilk kez bu felsefeyi temsil etme, uygulama imkanını elde ettiğini anlamak gerekir.

İkinci olarak Gannuşinin laikliğe yaptığı vurgu da iki yönden anlaşılabilir. İlki ve en önemlisi Gannuşinin laiklik anlayışı dinin ve siyasetin birbirinden ayrıştırılmasına dayanmaz, aksine İslamın –doğru bir şekilde anlaşıldığında- en iyi ve en demokratik yönetim biçimini sunduğunu savunur. Onun laiklik anlayışı düşünce özgürlüğünün engellenmemesi ve devletin farklı inanç gruplarını da kapsayabilen bir niteliğe sahip olması gerektiğine dayanır. Dolayısıyla Gannuşinin laikliğe yaptığı vurgu Nahdanın tüm farklı kesimleri kapsayan, dini özgürlüğü ve çoğulculuğu kabul eden yapısını öne çıkarmak olarak anlaşılabilir. Zira konuşmasının bir bölümünde de “Tunusta nasıl tüm vatandaşlara yer varsa Nahda Partisi de gemisinde herkese yer vermeli” (aljazeera.com.tr, 23 Mayıs 2016) diyerek aynı temayı vurgulamıştır.

Gannuşinin laikliğe yaptığı vurgunun bir diğer sebebi ise stratejik bir adım olarak anlaşılabilir. Zira Gannuşi 1990lardan bu yana demokrasinin İslama uygun olabileceğini, modern dünyaya İslam kapısından girilebileceğini savunmuş açık fikirli bir düşünürdür ve toplumsal durum-değerleri göz önünde bulundurarak İslami fikir ve uygulamaların –temel akaid dışında- farklılık gösterebileceğini savunmuştur. Bu bağlamda Nahdanın din ve siyaset ayrımı konusunda bundan böyle vaazlara partilerin dâhil olmayacağı kararını Tunustaki seküler yönetim ve politika kültürünün bir gereği olarak aldığı söylenebilir. Ayrıca bu kararın alınması ve laiklik vurgusunun Nahda üzerindeki “Selefi” yaftayı ve ülkede hızla artan radikalleşmeyle birlikte partiye yönelik artan önyargıyı kırmak amacını taşıdığı da söylenebilir. Böylelikle laiklik vurgusuyla Nahdanın bir yandan siyaset alanındaki meşruluğunu ve kabul edilirliğini arttırmayı bir yandan da ülkedeki ya da bölgedeki Selefi-radikal gruplardan kendini ayrıştırmayı hedeflediği söylenebilir.

Netice olarak Gannuşi İslam ile demokrasi, laiklik, modernizm gibi Batılı kavram ve değerlerin uyumu konusunda uzun dönem kafa yormuş, bu konunun felsefesini üretmiş bir düşünür ve siyasidir. Bu fikri yapısına bir yöntem olarak da –İslamın da temelinde olduğunu savunduğu- diyalog-uzlaşma ve ikna metotlarını benimsemiştir. Genel başkanı olduğu Nahdanın 2011 yılından bu yana söylem ve politikalarına bakıldığında da bu uzlaşı-diyalog metodunu görmek mümkündür. Dolayısıyla kongrede alınan kararların Gannuşide ve Nahdada felsefi ya da yapısal bir değişimi yansıttığını düşünmek yanıltıcı olacaktır. Söz konusu karar ve kullanılan ifadelerin ülkede değişen toplumsal ve siyasal sistem ve radikal örgütlerin bölge genelinde artan etkinliğine paralel olarak alındığı söylenebilir. Ayrıca laiklik vurgusunun ülkede daha geniş bir kesime hitap etme amacını taşıdığı da açıktır. Bu söylem ve ifadeler ile koalisyon hükümeti içerisinde yer alan ve iktidardaki Nida Tunus Partisi ile de stratejik ittifak kurulabileceğinin sinyalini veren Nahdanın ülke siyasetinde daha etkin olması beklenmektedir.