Yorumlar

Libya'da Siyasi Çözüm Arayışlarına Hafter Engeli

 

Paris zirvesi, Libya'daki tüm güç odaklarını kapsamadığı ve güç mücadelesini sıfır toplamlı bir oyun şeklinde okuyan gruplar arasındaki askeri krize dair bir çözüm üretmedi.

Kaddafi rejiminin devrildiği 2011 yılından bu yana çatışmalara ve farklı gruplar arasındaki rekabete sahne olan Libya'da barış ve istikrarı tesis etmek amacıyla yerel ve uluslararası düzeyde pek çok girişimde bulunuldu. Bunlardan sonuncusu geçtiğimiz Mayıs ayı sonunda Fransa'nın öncülüğünde gerçekleştirilen Paris zirvesiydi.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un daveti üzerine zirveye başta Tobruk merkezli Temsilciler Meclisinin destek verdiği General Halife Hafter, Temsilciler Meclisi Başkanı Ukeyla Salih, Ulusal Birlik Hükümeti Başkanı Faiz Sirac ve Devlet Yüksek Konseyi Başkanı Halid el-Mişri olmak üzere Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır, Katar, Türkiye, İtalya, Rusya, ABD ve İngiltere gibi krize doğrudan ya da dolaylı olarak taraf olan aktörler katıldı. Zirve öncesi Macron tarafından yapılan açıklamada, temel amacın bu yıl içerisinde yapılması planlanan başkanlık ve parlamento seçimleri için gerekli olan düzenlemelerin belirlenmesi olduğu ifade edildi. Bu amaç doğrultusunda bir araya gelen tarafların Aralık 2018'de seçimlerin gerçekleştirilmesi konusunda mutabık kaldığı da açıklandı.

Bu gelişmeler, akla, "Zirve sonucunda alınan seçim kararı 2011'den günümüze kadar devam eden krizin sonlandırılması konusunda bir dönüm noktası olabilir mi?" sorusunu getiriyor. Libya krizinin siyasi bir kriz olmaktan ziyade askeri bir kriz olduğu düşünüldüğünde alınan kararın çözüm konusunda somut bir şey üretmeyeceğini söylemek yerinde olacak. Zira ülkenin 2011 yılında maruz kaldığı anarşi ortamı krizi siyasi olmaktan çıkarmakta ve bu doğrultuda sunulan çözümleri başarısız kılmaktadır. Dolayısıyla zirvenin, yapısal değişimin doğurduğu üç temel realiteyi gözden kaçırdığı öne sürülebilir.

Hafter'in eylemleri tehdit olarak algılanıyor

Bu realitelerden ilki yereldeki güç dağılımı. 2014 yılından itibaren Libya'nın doğusunda her geçen gün gücünü konsolide eden Hafter, yaptığı açıklamalarda Bingazi operasyonuyla başlayan sürecin ülkenin en önemli güç odakları arasında yer alan başkent Trablus ve Misrata gibi şehirlerle devam edeceğini belirtmektedir. Hafter'in saldırgan eylemlerini ve söylemlerini tehdit olarak algılayan Misrata, Zintan, Zaviye, Suk Cuma, Cenzur gibi önemli muhalif kentler bir araya gelerek ülkede askeri bir rejimin yeniden tesis edilmesine karşı olduklarını ve 17 Şubat devrimiyle elde edilen kazanımları korumak için askeri seçenekler dahil her türlü yöntemin masada olduğunu ilan ettiler. Paris zirvesine davet edilen söz konusu gruplara ilaveten Sabratha, Misllata, Garyan ve Hums gibi başkent Trablus'un çevresindeki stratejik bölgeleri kontrol eden milisler, ortak bir bildiri yayınlayarak zirveye katılmayacaklarını belirttiler. Bildiride boykot kararının ardındaki temel gerekçenin "zirveyle Libya'da askeri bir rejimin kurulmasının hedeflenmesi" olduğu vurgulandı. Bu noktadan hareketle Paris zirvesinin Libya'daki tüm güç odaklarını kapsamadığı ve güç mücadelesini sıfır toplamlı bir oyun şeklinde okuyan gruplar arasındaki askeri krize dair bir çözüm üretmediği ifade edilebilir.

Paris zirvesinin göz ardı ettiği ikinci realite ise zirveye dahil olan yerel aktörlerin temel kaygılarına cevap vermemesidir. Bu aktörlerin başında gelen Hafter, sahip olduğu askeri kapasitenin bir karşılığı olarak ülkedeki güvenlik birimlerinin tamamının kontrolü altına girmesini ve bunun tüm taraflarca kabul edilmesini istiyor. Aralık 2015'te imzalanan Libya Siyasi Anlaşması'nın 8.maddesi gereğince Libya Ordusu, istihbarat birimleri ve yurtdışı temsilcilikleri gibi üst düzey kurumlara yapılacak atamalar veya görevden almalar Başkanlık Konseyi'nin yetkisine verilmektedir. Özellikle bu maddenin kendi istekleri doğrultusunda revize edilmesinde ısrarcı olan Hafter, aksi yöndeki çözüm arayışlarını reddetmektedir. Paris zirvesinde bu konunun ele alınmaması ve zirve öncesinde BM Libya Özel Temsilcisi Gassan Selame'nin yaptığı açıklamada LSA'da değişikliğe gidilmesi meselesinin artık gündemlerinde olmadığını belirtmesi siyasi çözüm yollarının sonuç vermeyeceğini açıkça göstermektedir.

Paris zirvesi aynı zamanda zirveye katılan Hafter karşıtları açısından da kaygıları giderici bir sonuç doğurmamıştır. Zirvede alınan karar sadece seçim sürecini kapsamakta ve yeni sistemdeki yetki dağılımına dair yasal düzenlemeleri konu etmemektedir. Öte yandan Hafter karşıtları ise seçim öncesinde 2014'ten bu yana devam eden anayasa çalışmalarının tamamlanarak halkoylamasına götürülmesini ve bu sayede seçim sonrası düzende yetki tartışmalarına son verilmesini istemektedir. Ancak anayasanın içeriği ve yetki paylaşımı konusunda yerel aktörler arasında diğer alanlarda olduğu gibi bir rekabet ve anlaşmazlık yaşanmaktadır. Söz konusu rekabetin siyasi boyutu biri başkent Trablus'ta diğeri ise Tobruk'ta faaliyet gösteren iki meclisin yetki mücadelesini yansıtırken askeri boyutu ise ülkedeki güvenlik birimlerinin hangi güç odağının altında bir araya getirileceği sorununu içermektedir. Bu rekabete ilaveten Tebu, Tuareg ve Amazig gibi Arap olmayan unsurların temel hak ve özgürlükleri konusunda yaşanan anlaşmazlıklar tüm kesimleri tatmin eden ortak bir metnin yazımını güç kılmaktadır. Bu durum ülkedeki tüm güç odaklarını barışçıl yöntemlerle kazanımlar elde etme anlayışından ziyade mevcut anarşik düzende kendi başının çaresine bakma anlayışına itmektedir ve bu da mevcut güç mücadelesinin daha şiddetli bir görünüm kazanmasına yol açmaktadır.

BAE'nin Hafter'e hava desteği

Paris zirvesinin göz ardı ettiği üçüncü realite ise bir ayağı yerel ölçekte diğer ayağı ise uluslararası ölçekte yürütülen güç mücadelesidir. 2014 yılından beri Hafter liderliğindeki koalisyon özellikle BAE, Mısır ve Fransa'nın doğrudan askeri desteğiyle Doğu Libya'da önemli kazanımlar elde etmektedir. Zirvenin gerçekleştirdiği günlerde ve hemen akabinde yereldeki güç dağılımını ciddi şekilde etkileyecek farklı çatışma bölgelerinde önemli gelişmeler meydana geldi. Yaklaşık iki yıldır Hafter'in liderliğindeki "Onur Operasyonu" birlikleri tarafından kuşatma altına alınan Derne kenti BAE ve Mısır'ın hava desteğiyle iki ay gibi kısa bir süre içerisinde Hafter'e bağlı birliklerin kontrolüne girdi. Derne'nin stratejik önemi, Doğu Libya'daki Hafter muhalefetinin merkezlerinden biri olması ve bölgede "Onur Operasyonu" birliklerinin kontrolünde olmayan tek kent olmasıydı.

Bu kazanımla birlikte Hafter ülkenin doğusunu tamamıyla kontrol altına almakla kalmamakta batıdaki muhalif kentlere yönelik operasyonlar konusundaki kararlılığını da daha sağlam temellere oturtmaktadır. Bunun en somut örneği zirveden kısa bir süre sonra Ra's Lanuf ve Es-Sider gibi Libya'nın en önemli petrol tesisleri üzerindeki mücadelede ortaya çıktı. Sirte Körfezi'nde yer alan bu bölgeler devrim sonrasında liderliğini İbrahim Cudran'ın yapmış olduğu Petrol Tesislerini Koruma Birliği (PTKB) tarafından kontrol edilmekteydi. Eylül 2016'da Hafter'e bağlı birliklerin saldırıları sonucunda tesislerin kontrolü el değiştirerek Hafter'e geçti. Söz konusu tesisler geçen yıl ise Bingazi'de Hafter'e karşı mücadele yürüten Bingazi Savunma Birlikleri'nin (BSB) hedefindeydi. Hafter karşıtlığında birleşen PTKB ve BSB yaklaşık iki hafta önce ortak bir operasyonla söz konusu tesisleri ele geçirmek istediler. Ancak BAE'nin hava desteğiyle Hafter'e bağlı birlikler bu saldırıları püskürttü.

Bu gelişmelerin ardından Hafter yeni bir karar alarak Ra's Lanuf ve Es-Sider tesislerini Doğu Libya'da paralel bir şirket olarak faaliyet gösteren Libya Ulusal Şirketi'ne devredileceğini açıkladı. Bu açıklama Libya'nın günlük petrol ihracının yüzde 60'nı (Ra's Lanuf: 220,000 b/d, Es-Sider: 447,000 b/d) ve ihraçtan elde edilen gelirleri Trablus'taki Ulusal Petrol Şirketi ve Libya Merkez Banka'sından alıp Onur Operasyonu'na devretmek anlamına gelmektedir. Hafter'in petrol hamlesi sadece yereldeki güç mücadelesini değil bu mücadelenin uluslararası boyutunu da etkileyecektir. Zira hayata geçirildiği takdirde elde edilecek gelirlerin BAE'deki hesaplara aktarılması planlanmaktadır. Bu durumda Hafter'in uluslararası destekçilerinden elde ettiği askeri yardımların dozajını ve müttefikleri karşısında pazarlık payını arttırması öngörülebilir. Doğuda gücünü konsolide eden Onur Operasyonu'nun daha yoğun bir uluslararası destekle batıdaki muhalif kentlere yönelmesi petrol hamlesiyle daha muhtemel görünmektedir. Bütün bu gelişmeler bize aktörlerin kapasite artırımını çözüm olarak gördüğü bir konjonktürde Paris zirvesi gibi siyasi çözüm odaklı girişimlerin sonuç üretmeyeceğini açıkça göstermektedir.

 

Bu yazı ilk defa Anadolu Ajansı'nda yayınlanmıştır.